PKK Terör Örgütü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PKK Terör Örgütü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2013 Perşembe

Kod adı: el Kaide. Aslında el Kaide diye bir örgüt yok

kod adi; el kaide
kod adi; el kaide

NEDEN? 

Neşe Düzel'in Mahir Kaynak ile el ropörtajı

Bütün dünyanın dengelerini, ilişkilerini, hatta yaşama biçimini, anlayışını ve kültürünü sarsan, değişime zorlayan büyük terör olayları yaşanıyor. Bu terör olaylarının her birinin altında da El Kaide imzası var. El Kaide, yeryüzünde istediği her yeri istediği zaman vurabiliyor, yeryüzünün her tarafında eylemleriyle görünebiliyor ama yeryüzünün hiçbir yerinde görülmüyor ve yakalanmıyor. Dünyanın bütün devletleri istihbarat da dahil ellerindeki bütün güçlerle bu örgütü yakalamaya çalışıyor ama yakalayamıyor. Sanki bütün dünyadan daha güçlü bir örgütle karşı karşıyayız. Bu örgütün yaptığı terör eylemlerinin somut bir amacı ve somut bir talebi de yok. Bu nedir peki? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Dünyadan daha güçlü bir örgüt nasıl hiç görülmeden var olabilir? Bu anlaşılmaz ve açıklanması neredeyse imkânsız görüntünün arkasındaki gerçekleri, ihtimalleri, El Kaide'nin ne ve kim olduğunu, kim tarafından desteklendiğini, amacını, hangi siyasi çekişmenin içinde yer aldığını eski bir istihbaratçı olan Mahir Kaynak'a sorduk. Üniversitede 20 yıl iktisat profesörlüğü yapan ve 10 yıl MİT'te çalışan Kaynak, bilinen iddialardan değişik ve tartışılacak görüşler ileri sürdü. 

Dünya yine El Kaide paniği yaşıyor. Bu örgüt dünyanın her tarafında kendi varlığını gösterebiliyor ama dünyanın hiçbir yerinde görülmüyor ve bulunmuyor. Bu öyle bir terör örgütü ki, tarifi, tanrının tarifine benziyor. Dünyanın her yerinde var olabilen ve dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir örgütten söz edildiğinde, bir istihbaratçı ne düşünür? 
Bu örgütün olmadığını düşünür. 

El Kaide diye bir örgüt yok mu? Bu terörü başkaları yapıyor da, biz olmayan bir örgütü mü arıyoruz? 
El Kaide diye bir örgüt yok. Eğer bir örgütten bahsediyorsanız, bu örgütün siyasal bir hedefi olması gerekir. El Kaide'nin hedefi nedir sorusunun daha cevabı yok. Kimse El Kaide'nin hangi somut hedefe ulaşmak istediğini bilmiyor. Oysa İRA, ETA gibi terör örgütlerinin somut hedefleri ve somut coğrafi alanları vardır. Ayrıca bunların bir kadrosu ve bir örgüt yapısı da vardır. El Kaide'de bu unsurların hiçbiri yok. Ne kadrosu var, ne de coğrafi bir alanı. Bütün dünya eylem alanları bunların. 

El Kaide'nin bir dönem Afganistan'da kurulan Taliban düzenini bütün İslam dünyasında kurmayı hedeflediği söyleniyor. Sizce El Kaide'nin böyle bir amacı yok mu? 
Bir amaç ile eldeki araçlar arasında uyum olması gerekir. Elinize bir topluiğne alıp 'Ben adam öldüreceğim' derseniz olmaz. El Kaide'nin kendi gücüyle, İslam dünyasında öngördüğü rejimi kurması mümkün değil. Ne gücü, ne kadrosu, ne de destekleyicisi var. Aslında El Kaide diye bir örgüt yok. El Kaide, bir istihbarat servisinin yaptığı operasyonun kod adıdır. Bu yüzden de bizim önce yapılan bu operasyonu deşifre etmemiz gerekir. Çünkü El Kaide operasyonuyla dünyada bir siyasi sonuç yaratılmak isteniyor. 

30 Ağustos 2013 Cuma

Suriye illüzyonu ve Ortadoğu: Egemenliğin Yolu | Akademi Dergisi

abd, Armagedon, büyük israil projesi, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), cia, israil, kripto Yahudiler, Kürt Sorunu, melhame-i kübra, PKK Terör Örgütü, akademi dergisi, Mehmet Fahri Sertkaya,

ABD'NİN ORTADOĞU POLİTİKASI VE İSRAİL

TED GALEN CARPENTER, Foreign Policy dergisinin 91-92 kış sayısında şöyle diyordu: 

 Ted Galen Carpenter, "The New World Disorder", Foreign Policy, 85 Winter 1991-1992; sh. 24-39

 "Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra, üstelik son yıllarda ortaya çıkan yeni güç odaklarına rağmen dünyadaki en büyük askerî gücü ve bu gücü kullanma iradesini elinde tutan en büyük devlet olarak, ABD'nin kaldığı görülüyor. Bu durum bazılarına bugün tek süper devletli bir dünyada yaşadığımızı, artık dünyanın tek polisinin Birleşik Amerika olduğunu ileri sürmek olanağını veriyor."

Gerçekten de ABD'nin Sovyet vetosundan kurtulmasıyla birlikte, Birleşmiş Milletler içinde büyük bir etkinlik kazanması ve bu sayede Irak ve Libya karşısında uluslararası toplumu peşinden sürüklemeyi başarması, bu şekilde düşünenleri haklı çıkaran kanıtlardı. Nitekim 1992 yılında hazırladığı son derece önemli bir raporda Pentagon (The New York Times, 8 Mart 1992), ABD'nin hiçbir devlet ya da kuruluşla yetki ve güç paylaşımına gitmeden dünya barış ve güvenliğini korumak için, kollarını sıvamasını istiyordu. 8 Mart 1992 tarihinde The New York Times gazetesine sızan ve büyük tartışmalara yol açan "Tek Süper Devletli Dünya Raporu" adlı bu raporda, Amerikan dış ve savunma politikasının bundan böyle tek amacı şu şekilde belirtiliyordu:

 "Batı Avrupa'daki, Asya'daki ya da eski Sovyetler Birliği'ndeki devletlerden hiçbirinin Birleşik Amerika'nın karşısına dikilecek, ona kafa tutacak güce erişmesine izin vermemek..." 

Başka bir deyişle ABD egemenliğinde tek süper devletli bir dünya kurmak ve bu dünyanın devamını sağlamak... Raporu hazırlayanlara göre bu amaçla ABD kendisine karşıt olabilecek devletleri uluslararası alanda daha büyük roller yüklemeye heveslenmekten, kendisinin ve dostlarının çıkarlarını korumak için onları saldırgan politikalar izlemeye, çekirdekli/nükleer silahlar edinmeye kalkışmaktan caydıracak kadar büyük bir gücü her zaman elinde tutmalıydı.

Ortadoğu: Egemenliğin Yolu

BUNUN DA yolu kuşkusuz Ortadoğu'dan geçiyordu. Çünkü Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesi üç kıtanın birleşmesinden kaynaklanan jeostratejik öneminin yanısıra, dünyanın şu anki petrol rezervlerinin yüzde 65,7'sini (yani üçte ikisini) barındırması nedeniyle büyük bir ekonomik öneme sahipti. (Baskın Oran, Kalkık Horoz, sh. 19)

Hangi anlamda ele alınırsa alınsın, Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika arasında bir köprü durumundaydı ve bu üç kıtaya açılan bir kapı, eski dünyanın ortası, kalbi olma niteliğini her zaman koruyacaktı. Kıtalar arasındaki bu merkezî konumundan ötürü tarih boyunca çeşitli yönlerden gelen göçlerin geçit yeri ve tarihin ilk devirlerinden bu yana insanlığın kaderini belirleyen uygarlıkların beşiği olmuştu. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti'ni parçalayan sömürgeci güçlerin bölgedeki denetimleri İkinci Dünya Savaşı'na kadar sürdü. Savaştan sonra bölgede dengeler değişmişti, Filistin'de kurulan İsrail Devleti'nin izlediği Siyonist politika, (Ortadoğu Barış Süreci ve Türkiye Üzerine Etkileri, Genelkurmay Başkanlığı, Harb Akademileri Komutanlığı) bölgenin duyarlı dengesini bozuyordu. Yöredeki eski etkinliklerini kaybeden İngiltere ve Fransa yerine ABD, İsrail Devleti'nin destekçisi olarak önemli roller üstleniyordu. Bu tehlikeli ikilinin bölgedeki etkinliği artarken bölgeye, kan ve nefret kelimeleri hakim oluyordu.

Hava Kuvvetleri'nde görevli Albay Mehmet Kocaoğlu'na göre, Ortadoğu petrollerinin ABD ve Batı pazarlarına akışının kesintisiz devam etmesi bir ABD reel politiğiydi ve bölgenin jeostratejik konumu ve sahip olduğu zengin petrol rezervlerinden dolayı Ortadoğu, özellikle Körfez Bölgesi ve çevresi ABD millî güvenliği ile ilişkili bir hale gelmişti.

Albay Mehmet Kocaoğlu şöyle diyordu:

 "Tarihsel süreç incelendiğinde görülecektir ki, dünyada hiçbir bölge Ortadoğu kadar yoğun bir bölge olmamıştır. Sanayileşme sonucu, petrolün son derece önemli bir nitelik kazanması ve bu maddenin de Ortadoğu'da bulunmasından ötürü, sadece bölge içi ülke ve güçlerin değil, bölge dışı emperyalist güçlerin çıkar ve nüfuz mücadelesi alanı haline dönüşmüştür. 1990'da Kuveyt'in Irak tarafından işgali ile başlayan Körfez Krizi ve 1991 Körfez Savaşı, Ortadoğu petrolleri üzerinde sürdürülen nüfuz kurma mücadelesinin tipik ve en çarpıcı özelliğini oluşturmaktadır."

Amerikan-Sovyet çatışması bitmiş ve Körfez Savaşı ile Amerikan egemenliği bölgede tescil edilir edilmez, Amerika ve İsrail bölgede yeni bir Ortadoğu resmi çizmişti. Batı dünyası tarafından onaylanmakta gecikilmeyen bu resme göre Ortadoğu, Soğuk Savaş'ın hemen ardından yeni bir "iki kutuplu" sisteme oturmuştu. Bir yanda Amerika'nın uzaktan koordine ettiği ve İsrail'in başını çektiği Ürdün, Arafat'ın FKÖ'sü, Mısır ve Muhafazakar Arap monarşilerinden oluşan bir 'barış cephesi', diğer taraftan da İran, Suriye ve Bağdat'taki Saddam rejiminden ve iki ülke tarafından desteklenen direniş örgütleri... 

İşte böyle bir cepheleşmede Türkiye'nin yeri nerede olacaktı? Amerika ve İsrail Türkiye'nin en hassas noktasının PKK terörü olduğunu biliyor ve Türkiye'yi kalbinden vuruyordu. Genel
kanı ABD-İSRAİL ikilisinin, bölgedeki terörün aynı merkezden yani Şam'dan yönetildiği, dolayısıyla bölgedeki bütün terör hareketlerine karşı ortak hareket etmeleri gerektiği düşüncesini Türkiye'ye dayattığı ve Türkiye'nin de bu fikre sıcak baktığı ve bu yüzden bu ikili ile işbirliğine girdiği şeklindeydi. Yani Türkiye'ye, PKK'nın da, İsrail karşıtı direniş hareketlerinin de aynı merkezden yönlendirildiği, dolayısıyla birlikte mücadele edilmesi gerektiği söyleniyordu.

Durum gerçekten böyle miydi? Türkiye'nin yaklaşık 20 yıldır en büyük baş belası olan PKK gerçekten Şam'dan mı idare ediliyordu? Yoksa bu bir illüzyondan başka bir şey değil miydi? Çünkü biz biliyorduk ki...

İsrail PKK'yı Destekli(yor)du

YILLAR önceydi. Ankara'da terörle mücadeleden sorumlu üst düzey bir emniyet yetkilisi, ismini ve görev yaptığı birimi açıklamayan bir başka üst düzey istihbarat yetkilisi ile ayrılıkçı Kürt hareketi üzerine konuştuğumuzda, Türkiye'nin en yakın müttefiki olarak bildiği ülkelerin PKK'ya en büyük desteği verdiğini söylediklerinde oldukça şaşırmıştım. Bu tür şeyleri her zaman duyar ve yazardık. Ancak bu sözlerin devletin en önemli aygıtlarından birini yönetmekle görevlendirilmiş biri tarafından söylenmesi Türkiye'nin içine düştüğü acziyeti gösteriyordu. Dahası Abdullah Öcalan'ın Suriye üzerinden İsrail'in kontrolüne girmiş olabileceğini söylediklerinde daha da şaşırmıştım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ya her şeyi biliyor ancak çaresizlikten hiçbir şey yapamıyordu ya da koskoca bir yalanı yaşıyordu.

İki yıl içerisinde 20'ye yakın anlaşma imzaladığı İsrail yoksa PKK'nın yıllarca can damarı mı olmuştu? Neredeyse yarım yüz yıl boyunca yakınında durmak için didindiğimiz ABD, PKK'nın en büyük destekçisi miydi? Tüm bunlar ne anlama geliyordu? Bu sorulara tam olarak yanıt vermek zordu ancak bildiğimiz bir şey vardı ki; o da, ifade edilmekten çoğunlukla korkulan ve çekinilen ileride değineceğimiz "evet" cevabının birçok kez Türk Devleti'nin resmî belgelerinde yer aldığıydı. Genelkurmay Başkanlığı tarafından farklı tarihlerde hazırlanan raporlar, ABD'nin bölgede apaçık bir Kürt devletinin kurulması için yoğun çaba sarf ettiğini gözler önüne seriyordu. Bu belgeler aynı zamanda ABD ile Türkiye arasında yaşanan adı konmamış gizli bir savaşın ipuçlarını da veriyordu. Ama ismini açıklamayan üst düzey istihbarat yetkilisi tam odadan çıkarken kulağıma eğilerek şöyle dedi:

"PKK'YI DAĞDA DEĞİL BURADA ARA. ANKARA'DA... BU SÖZÜN NE
ANLAMA GELDİĞİNİ BİR GÜN ANLAYACAKSIN..."

Bu sözün anlamını uzun bir süre anlayamadım. Ta ki Hanefi Avcı 32. Gün programında "devlet içerisinde bir grubun APO ile işbirliği içerisinde olduğu"nu söyleyene kadar...

İsrail, Genelkurmay Belgelerinde 

İŞİN daha da ilginç tarafı Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan "Güneydoğu Anadolu'da Devam Etmekte Olan Bölücü Hareketin Gelecekteki Muhtemel Seyri ve Türkiye'nin Bütünlüğüne Etkileri" adlı dokümanda İsrail, PKK'yı ulusal çıkarları dolayısıyla destekleyen ülkelerin başında geliyordu. Dokümanın birçok yerinde ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler üstü kapalı olarak "bazı gelişmiş Batı ülkeleri" şeklinde geçiyordu. Oysa Türk kamuoyunda bilinen, bundan çok farklıydı, PKK'nın özellikle Iran ve Suriye tarafından desteklendiği vurgulanıyor ve Türkiye birçok kez bu ülkelerle çok ciddi sorunlar yaşıyordu. Gerçi bu iki ülke her ne kadar PKK'ya açık destek vermese de, PKK'nın bu ülkelerde kamp imkanlarına sahip olduğu biliniyordu. Ama PKK'nın bu ülkeler tarafından yönlendirildiği, kullanıldığı anlamına gelmiyordu.

Türkiye ile İsrail arasında yaşanan bu yakınlaşmanın mihenk taşını Suriye oluşturuyordu ve her iki ülkenin de Suriye ile ciddi sorunları bulunuyordu. Dolayısıyla "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığıyla hareket edildiğinden doğal bir ittifak ortaya çıkıyordu. Ankara'dan bakıldığında şöyle gözüküyordu tablo: Suriye, Türkiye'nin stratejik düşmanıydı. İki ülke arasındaki ihtilaf konuları, öncelikle Fırat-Dicle sularının paylaşım sorunu ve Suriye'nin Hatay üzerindeki emelleriydi. Suriye bu yüzden PKK'yı destekliyordu. Kudüs'ten bakıldığında ise Suriye, İsrail ile iki kez savaşmış son derece stratejik bir düşmandı, İsrail Golan tepelerini geri vermedikçe, Suriye'nin stratejik düşmanı olarak kalmaya devam edecekti. Dolayısıyla Suriye Lübnan'daki İsrail karşıtı hareketlere İran'la birlikte planlı bir şekilde destek verecekti. O halde Türkiye'nin Suriye ile sorunları ve Suriye'nin İsrail ile olan sorunları arasında nitelik olarak derin farklar bulunuyordu. Bu yüzden bu iki farklı terörden birinin ortadan kaldırılması doğal olarak diğerinin de ortadan kalkması anlamına gelmiyordu. Nitekim Mehmet Ali Bİrand, 30 Ocak 1996 tarihli yazısında şöyle diyordu:

 "Suriyeli yetkililer ile yaptığım görüşmelerde duyduklarımı, sonradan Washington ve Ankara'dan doğrulatınca hayretler içinde kaldım. Zira Suriye- İsrail barış görüşmelerinde "PKK" konusu çıkarılmış. Görüşmelerden yine Suriye'nin terör örgütlerine verdiği desteğin bitmesi ele alınıyor ancak PKK yok. Barış sürecinde sadece İsrail tarafından terör örgütü olarak adlandırılan Filistin Kurtuluş Örgütleri'nin hesaba katılması kararlaştırılmış."

Cengiz Çandar ise 23 Nisan 1996 tarihli yazısında şöyle diyordu: "Sizin terörizminiz İsrail açısından hiç öncelikli değil. İsrailli yetkililer, bizimkilerin anlattıklarının aksine, PKK konusunda tavır almalarının niçin mümkün olmadığını açıkladılar uzun uzun."

Suriye İllüzyonu

TÜRKİYE'NİN Suriye ile sorunlarını sağlıklı bir gözle, özellikle Türk Genelkurmayı'nın hazırlamış olduğu raporlar ışığında incelediğimizde kitabımızın başında belirttiğimiz, Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'in, İsrail Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tümgeneral Matan Vilnai, Genelkurmay Başkanı Korgeneral Ammon Lipkin Shakak ve Savunma Bakanlığı Genel Direktörü David İvry ile yapmış olduğu görüşmeler sırasında söylemiş olduğu "Suriye İstihbaratı'nın, İsrail'e angaje olduğunu biliyoruz" sözü daha da bir anlam kazanıyordu.

1996 Mart'ında P.Kur.Yb. Mehmet İlhan Ünver tarafından hazırlanan, "Ortadoğu Barış Süreci ve Türkiye Üzerine Etkileri" adlı dokümanda Türkiye'nin Suriye ile arasında çok sık gündeme getirilen Hatay sorununun aslında kimler tarafından gündeme getirilmek istendiğini çok açık gösteriyordu.

Bu dokümana göre İsrail, Suriye'nin üçe bölünmesini istiyordu. Fakat İsrail'in bu projesi Türkiye'yi de tehdit ediyordu. Çünkü bu projeye göre Hatay da üçe bölünmüş Suriye'nin Şii-Alevi bölümünde yer alıyordu. İşin ilginç tarafı Hatay sorunu hep Batı kamuoyu tarafından ya da CIA kaynaklı bazı kuruluşlar tarafından ısıtılıyordu. En son 1.6.1994 tarihinde Washington'da Amerikan Barış Enstütüsü'nde, eski CIA şefleri tarafından yeniden gündeme getiriliyor ve Suriye'nin Hatay yarası kaşınmak isteniyordu. Söz konusu askerî dokümanda aynen şu ifadeler yer alıyordu:

➥ "Sağlık durumu iyi olmayan Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esad'ın ölümünden sonra ülkede karışıklıklar çıkabilir. Bu durumda ortaya çıkacak istikrarsızlıktan yararlanacak bazı güçler, Suriye'yi bölme planını yürürlüğe koyabilirler. Bu plana göre İsrail'in tasarladığı Suriye şöyledir: 'Suriye etnik ve dinî yapısına uygun olarak çeşitli devletlere ayrışacaktır. Kıyıda bir Şii-Alevi devleti, Şam'da buna düşman bir başka Sünni devleti, Havran-Kuzey Ürdün-Golan bölgesinde de bir Dürzi devleti. Bu yapı, barış ve güvenliğimizin garantisi olacaktır ve bu hedef erişebileceğimiz kadar yakındır."

Suriye'de meydana gelebilecek bir kargaşa ortamı ve bölünme, Türkiye üzerinde olumsuz etkiler yapabilecektir. Suriye'nin istikrarının korunmasının Türkiye'nin menfaatlerine uygun olacağı değerlendirilmektedir."

Görüldüğü gibi Suriye'nin kendi çıkarınaymış gibi mücadele ettiği Hatay meselesi aslında İsrail'in çıkarlarına hizmet ediyordu. Su konusunda da aynı şey geçerliydi. İsrail bir taraftan Türkiye'ye yakınlaşırken diğer taraftan Fırat-Dicle sularının paylaşılması konusunda da Suriye'yi destekliyordu. P.Kur.Yb. Mehmet İlhan Ünver, İsrail'in "su" politikasıyla ilgili olarak da şunları söylüyordu:

 "Su konusunda İsrail'in üzerinde fazlaca durmamızın nedeni, bu ülkenin, hem Ortadoğu'nun su konusunda sorunlu bölgesindeki en güçlü ve "suçlu" ülke olması, hem de ABD ve Batı Avrupa ülkeleri üzerinde büyük etkiye sahip olmasıdır. İsrail'in suyun temininde gösterdiği maharet, su sorununa bulunacak çözüm konusunda da devam etmektedir. Ortadoğu'da özellikle Türkiye'ye yönelik hasmane düşüncelere bazı İsrailli yetkililerin görüşleri temel teşkil etmektedir.

O halde Türkiye'nin İsrail'e yakınlaşmasının Türkiye'nin çıkarına olduğu iddia edilen gerekçeler hiç de gerçekçi gözükmüyordu. Diğer taraftan anlaşmanın İsrail'in bölgedeki Kürt hareketlerini, -özellikle PKK'yı- desteklediği Türk tarafınca somut olarak bilinmesine rağmen yapılması, olayı daha da anlaşılmaz kılıyordu."

| Armagedon - Türkiye İsrail Gizli Savaşı - Aydoğan Vatandaş - Timaş Yayınları - 5. Baskı - Mayıs 1999 

30 Nisan 2013 Salı

Bu kafayla PKK savaşı bitmez | Akademi Dergisi

kripto Ermeniler, kripto Yahudiler, mehmet şevket eygi, mossad, pakraduniler, PKK Terör Örgütü, Projesi (BOP), sabetayistler, akademi dergisi, Mehmet Fahri Sertkaya, mustafa kemal atatürk,

1. PKK, üç beş çeteci ve çapulcu değil, bir gerilla ordusudur.

2. Gerilla savaşları konvansiyonel orduyla, konvansiyonel savaş metotlarıyla kazanılamaz.

3. PKK'yı bitirmek için tamamen profesyonel (Mânen ve maddeten)vasıflı, güçlü ve üstün bir anti-gerilla ordusu kurulmalıdır.

4. PKK'yı başlangıçta derin TC, derin istihbarat, bir kısım derin egemen azınlıklar, derin Kriptolar kurdurtmuştur.

5. Resmî ideoloji ve vesayet rejimi varken PKK terörü ve savaşı bitmez.

6. Otuz senedir PKK savaşları ve terörü sürüyor, bir türlü bitirilemiyor. Birileri bunu bitirmek isteyeni bitiriyor.

7. PKK'ya Türk ordusunun silahlarını ve cephanelerini kimler vermişse, onlar bulunup cezalandırılmadıkça bu savaş bitmez.

8. PKK'nın gölgesinde uyuşturucu ticareti yapıp zengin olanlar ellerini kollarını sallayarak dolaştıkça bu savaş bitmez.

9. Müslüman Türkiye'de, M. Kemal'in ölümünden sonra çıkartılmış anti-İslamî Kemalist ideoloji yürürlükte kaldığı müddetçe PKK terörü bitmeyecektir.

10. PKK'nın arkasında "bir kısım" Ermeniler, Siyonistler, Kriptolar, Pakraduniler, Dönmeler, Haçlılar, Misyonerler, Emperyalistler, Sömürgeciler, AB'ciler, ABD'ciler vardır. Bu gerçek bilinmeden ve gereken çare ve çözümler bulunup hayata geçirilmeden PKK bitmez.

11. PKK terörü ve savaşı konusunda, neticelerin ötesinde sebeplere ulaşıp onları nötralize etmedikçe bu savaş bitmeyecektir.

12. Halk otuz seneye yakındır PKK konusunda aynı teraneleri, lafları, sloganları, aynı edebiyatı işitmektedir: "Bunlar birkaç çapulcu... Devletimiz güçlüdür... Bunları yok edeceğiz... Artık sabrımız tükendi..." gibi. Devlet güçlü ise otuz sene geçti, bunları niçin bitiremedi?

13. TC, PKK ile yaptığı savaşta Şeriat ve Tarikat kanatları ile uçmazsa bu savaşı kazanamaz.

14. PKK'ya karşı yirmi beş otuz binlik özel bir komando ordusu kurulmalıdır.

15. Bu orduda, komando eğitiminin yanında Şeyh Şamil'in Müridizm teşkilatı ve ahlakı olmalıdır.

16. Doğu ve Güneydoğu da samimî olarak İslam ilan edilmelidir ve gerekleri yerine getirilmelidir.

17. Aslına uygun İslamî zihniyet veahlak olmadan bu savaş kazanılamaz.

18. Kurulacak ordunun başına askerî deha bakımından Napolyon gibi hırslı ve bir general getirilmelidir.

19. PKK konusunda kendilerine güvenilmeyecek isimler listesinin başındaki ilk iki kişi Barzanî ve Talabanî'dir.

2o. İranın Kürt meselesinde Türkiye'ye zararlı bir tutumu varsa, o ülkede ağır baskı altında yaşayan yirmi milyon Sünnî kozu kullanılmalıdır .

21. TC'deki yoğun, genel, dehşetli kokuşma, kirlilik devam ederse ne PKK krizi çözülür, ne de öteki krizler.

22. Dinî büyük ve güçlü bir sekt, bir saray darbesiyle, çeşitli entrikalarla, kadrolaşma ve sızmalarla iktidarı ele geçirmek istemektedir. Böyle bir şey olursa, Türkiye büsbütün karışacak ve belki de parçalanacaktır .

23. Türkçülük, Kürtçülük ve başka ırkçılıklar kaldırılmalı, PKK'ya karşı İslam bayrağı altında savaşılmalıdır. Bugünkü rejimin yapısı, resmî ideoloji yasak ve tabuları böyle bir iyi gelişmeye imkan vermez.

24. İsrail'in PKK'yı desteklediği uluslararası hukukta geçerli belge ve bilgelerle ispat edildiği takdirde, Siyon devleti ile ilişkilere son verilmelidir.

25. Bağdad'ta iktidar Sünnilerin eline geçerse, Suriye'deki Nuseyrî rejim yıkılırsa Türkiye ve bu iki devlet birleşerek "Ortadoğu Federasyonu" adı altında birleşmelidir.

26. Bu üç devletin vatandaşları vizesiz, pasaportsuz sadece kimlik kartıyla dolaşabilmelidir. Federasyonun tek parası olmalıdır.

27. Bütün Müslümanlar ehliyetli, liyakatli, dirayetli, ziyalı, son dereceyüksek ahlak ve karakterli, doğru ve dürüst, ufukları 360 derece açık, dinde salih, siyasette dâhi müstesna bir zatı İmam-ı Kebir olarak seçmeli ve kendisine biat veitaat etmelidir.

28. İslamî hareketin, hizmetlerin, faaliyetlerin içine sızmış olup onu kirleten ve sinsice sabote eden; münafıklar, arivistler, gulülcüler, rantçılar, hırsızlar, soyguncular, ehliyetsizler, zurnanın son deliği bile olamayacak balonlar, cahiller, sahtekarlar, soytarılar, holiganlar, kara para zenginleri ve diğer bütün haşarat tasfiye edilmelidir.

Daha yazılacak çok önemli maddeler var, onları başka bir yazıya bırakıyorum.

Bu yazdıklarımın bir kısmı bazılarına pek uçuk gelecektir.

Hiçbir şey Türkiye'deki bugünkü keşmekeş, rezalet, kaos ve anarşi kadar uçuk olamaz!

Mehmet Şevket Eygi
Gazeteci-Yazar

Bu ay öne çıkanlar